Parmaklarımla sayıyorum, çekirdek ailemle kaç kere tatile gitmişim:
Bir,
İki,
Üç,
Dört, beş…
Altıda kaldım… Onu sayamıyorum bile… Sekiz saat araba kullanıp, ertesi sabah dişsiz geriye dönüşümüze “tatil” diyemiyorum çünkü…
Demek on sekiz senede sadece beş kez tatil yapmışız eşimle. Türkiye ziyaretlerim her zaman ilk planda geldiğinden, anne - baba- aile hasreti her şeyi bastırdığından…
Ama bu sene yaşanan sağlık problemlerinden sonra, eşim “bir tatili hak ettik” deyince ağzımdan “hayır, Türkiye de Türkiye” çıkamadı…
Çıkamadı ama içimdeki suçluluk duygusu, hasretten beyaz köpükler oldu, yüreğimi kabarttı. Elimde valiz kapıdan çıkarken, “annemleri satıyor muyum?” ikilemesi peşimi bırakmadı.
Annemi, babamı görmeyeli tam 370 gün olmuş… Altı günlük tatil uğruna 370 günlük özlem kalbime bastırılmış…
Neyse ki uçakta koltuğuma oturduğumda, tatil moduna adapte oldum, kendimi kumların üstünde, elimde bir içki ile güneşlenirken hayal ettim. Sadece hayali bile gevşetti ruhumu…
“Tatil”, ne güzel kelimesin sen…
Hava, bir uçaktan indiğimizde güneşliydi, bir de dönerken, rötarlı uçağı beklerken…
Aradaki 5 günde, “Bonnie” ismi verilen fırtına bardaktan boşanırcasına yağdırdı…
Yağmurda yüzdük, gri bulutlarla yandık…
“Tatil” kelimesi yine de güzelliğini yitirmedi…

Sahildeki palmiye ağaçlarının varlığı, dalgaların kıyıya vuruşunun sesi, elimdeki piña
colada bardağı yetti…
Hani hava güneşli olsa fena olmazdı ya…
Bir de dişimin dolgusu pat diye düşmeseydi ya.. (Alışığım gerçi tatilde diş travmalarına...)
İşe döndüğümde “tatil yaramış” diyen çok oldu…
Güneşsiz olsa da “tatil” dinlendiriyormuş demek ki…
Döndüğümün ikinci günü, kafamda Türkiye planları ile masamda hayal kurmaya
başladım bile…
“Tatil”, ne güzel kelimesin sen…
|