Doğruyu söylemeyen bir süre sonra karşısındakini kandırmanın da son adımını atar, kendi anlattığı hikâyelere zamanla kendi de inanmaya başlar çünkü.
En tehlikelisi de bu modellerdir.
Çünkü onlar inandıklarını yaşadıklarını sanırlar, sandıklarını anlatırlar, anlattıklarına da öyle inanırlar ki, acemi olmayan yalancılar gibi ne renk verirler, ne dilleri sürçer…
Hele ki varoluşunun hiçbir döneminde “doğruyu söylemeyen” insanların hayatında olmasına müsaade etmeyen birileri de var ise karşısında aman aman aman, ne hikâyeler, ne senaryolar ard arda dizilir.
Sen anlarsın anlamasına da, safın teki dersin, hadi bilemedin “hava basmayı seviyor” dersin, en kötü ihtimal yazık ya dersin…
Üzülürsün, kıyamamakla üzülmek arası bir histir duyabildiğin en nihayetinde…
Ama bir bakmışsın ki, o yazık dediğin şahıs seni bile kandırmış. Kurduğu koca bir dağ büyüklüğündeki yalan dolanın arasında kime ne senaryoyu kurduğunu bile unutmuş, seni bile dahil edivermiş o kurguya…
Öfkelenemez hale gelirsin kendine.
Çünkü saflık ile kurnazlık arasında seni kandırabilecek kadar ince bir çizgi vardır ki, saf sandığın kurnaz çıkar.
Sen ise koskoca bir “saf” etiketini alnının taaa en ortasına yapıştırılmış buluverirsin kendini.
Sakın ha kızma kendine, her insan gibi sen de hak ettiğini yaşıyorsun.
Sen de her insan gibi tercihlerini yaşıyorsun.
O kurnazı hayatına sokan sen isen eğer, o etiketi bir şekilde alnına tam oturacak şekilde başından ölçü verdiğini unutma.
Ve tercihlerin için iş işten geçtikten sonra kızma…
Düşün…
|