Okuldan geliyor miniğim. Mutfaktaki masaya, boyundan büyük sandalyeye tırmanıyor. “Sütüm ılık olsun anneciğim” diye rica ediyor. İçiyor… Okulunu anlatıyor. İstemediği halde Jack’den nasıl kaçtığını… “Söyleseydin Jack’e” diyorum. “Üzülürdü” diyor. Bakıyorum daha beş ama nasıl da olgun bu yaşında…
Başka şeyler de konuşuyoruz. En güzel okul sohbetlerimizi hep bu mutfak masasında otururken yapıyoruz.
En sevdiği arkadaşlarını, en güzel okul anılarını anlatıyor masada…
Gülüşüyoruz.
Derin geliyor öteki sandalyeye tırmanmaya çalışıyor. Ne çaba sarfediyor tırmanmak için, bayılıyorum o halini izlemeye… Daha minicik, ne güzel. Yardım ediyorum poposundan.
“Ben de süüüt!” diye bir çığlıkla hemen kaynıyor aramıza.
Üç Silahşörüz biz diyoruz kendimize… Baba yokken sadece…
Selin’in ödevlerini yapıyoruz sonra… Derin birşeyler karalıyor kağıda…
Hep böyle sakin değil mutfak masası tepesindeki anlarımız elbette.
“Selin yemeğini ye, hadiiii”ler de var kulaklarımda…
Sütün döküldüğü zaman atılan çığlıklar da…
Ama sevgi öpücükleri de var… Üflenen mumlar da…
Okunan mektuplar…
Gözümüz kapalı yediğimiz en sevilen çukulatalar…
Tokuşturulan kadehler…
Açılan hediyeler…
İçilen çaylar…
O sırada aranan sevdiklerim de var o mutfak masasında…
O yüzden evde en çok bu mutfak masasının tepesinde olmayı seviyorum belki de…
Ve şimdi düşünüyorum da; bu bir aile kültürü bizde… Annemle en güzel sohbetlerimi de mutfak masasında yapmışım hep… Babamın nasihatlerini de orada dinlemişim.
Aile toplantılarımız da mutfak masasında yapıldı oldum olası… En güzel resimler o masada çizildi, en lezzetli yemekler o masada sunuldu… Çay keyifleri, kahkahalar, gülümseten fallar, alınan dersler, hayata dair tartışmalar, hallettiğimiz Türkiye sorunları, gelecek hesapları, doldurulan üniversite formları…
Ahhh mutfak masası!
Bana şu yazdırdıklarına bak!
Bir bardak süt döktüm sana diye, bir de içimi döktüm buraya…
Saygıyla…
Nilüfer
|